Bien Blog

Bien Blog
©-Kengo-Kuma-and-Associates-01
01.KengoKuma.02.model
23932-03
517562aeb3fc4b9bac000150_parkroyal-on-pickering-woha_parkroyal_2-2013_pbh_024
1330353974-mainimage-1000x795
1335199711_starbucks_coffee_kengo_kuma_associates_1330353939_012
1342555027_1341533653_4ff3c2c528ba0d30c1000006_asakusa_culture_and_tourism_center_kengo_kuma_associates_image001
1348506830-va-entrance
AWA portrait 7 photo 1 Kengo Kuma
greencast9
STATION
Kengo-Kuma (1)

Mimar Kengo KUMA: Projelerime doğayı taşımayı seviyorum

Japonya’nın son dönemde yetiştirdiği en büyük mimarlardan biri olan Kengo Kuma, tasarımlarında betonu olabildiğince az kullanmasıyla, yerel malzemelere özen göstermesiyle ve geleneksel Japon mimarisini 21. yüzyıla uyarlamasıyla tanınıyor.

1954 Japonya doğumlu mimar, henüz 10 yaşındayken Kenzo Tange’nin 1964 Tokyo Olimpiyatları için tasarladığı binaları görmüş ve onlara hayran kalmış. Ancak her şey, 1990 yılına gelip de kendi mimarlık ofisini açmasıyla değişmiş. Kengo Kuma, birlikte çalıştığı ahşap işçilerinin de, en az beton kadar ekonomik ve estetik işler çıkartabildiklerini görmüş.

Mimarlıkla tanışmanız nasıl oldu?

Çok eski bir evde yaşıyordum. Hiçbir arkadaşımın evine benzemiyordu. 1920 yılından kalma, ahşap ve kilden yapılma bir evdi. Arkadaşlarım ise 1960 ve 1970’lerde inşa edilmiş modern binalarda yaşıyordu. Çocukluğumda yaşadığım evi inceleyerek, kendime mimaride yeni bir yol açabileceğimi düşündüm.

İlk işiniz neydi? Kimle birlikte çalıştınız?

Tokyo’da mimarlık eğitimini bitirdikten sonra New York’a gittim, orada bir arkadaşım benden kendisi için bir villa tasarlamamı istedi. Evde öncelikle konfor istediğini, güzelliğin arka planda kalabileceğini söyledi. Yumuşak ahşap başta olmak üzere, pek çok konforlu malzeme kullandım.

Sizi en çok etkileyen mimar ya da bina hangisi?

En büyük ilham kaynağım Frank Lloyd Wright olmuştur. Amerika ve Japonya arasında pek çok yolculuk yaptığını biliyorum. Onun stilini geleneksel Japon mimarîsine benzetiyorum. Japon felsefesini daha global bir tanıma oturtmayı başarmış büyük bir mimar olduğunu düşünüyorum. Frank Lloyd Wright’ın yapmayı başardığı şeyi ben de yapmak istiyorum, ama daha değişik bir yoldan.

Nasıl bir çalışma düzeniniz var? Ofisinizde bir gününüz nasıl geçiyor?

Sabah 9’da çalışmaya başlıyorum, 12:30’a kadar çalışıyorum. Evim ofise çok yakın olduğu için, daha sonra 3-4 saat daha çalışmak üzere ofise dönebiliyorum. Benim için mimarlık bir görev değil, kendini gerçekleştirmek için harika bir yöntem. O yüzden asla sıkılmıyorum, yorulmuyorum.

“Şu an ofisimde 45 kişi çalışıyor”

Bir proje yaratırken, binayı çevreye uydurmaya mı çalışırsınız, yoksa tam tersini mi yaparsınız?

Her zaman mimarîyle çevreyi birlikte düşünmüşümdür. Yerel malzemeyi kullanmaya özen gösteririm. Böylece hem mimarîyi çevresiyle bütünleştirmiş oluyorum, hem de yerel ekonomiye ve yerel kültüre kendimce bir katkı sağlıyorum.

Tasarımlarınızın ortak özelliklerinden bahseder misiniz?

Tüm mimarî çalışmalarımda boşluk kullanımı büyük önem taşıyor. Klasisizmde nesnenin kendisiyle birlikte oranları da önemlidir. Bana kalırsa modernizmin en büyük sorunu, klasisizmin bu mirasından kurtulamamış olması, hem orantıyı, hem de biçimin güzelliğini kendisine dert etmesi. Bence asıl önemli olan boşlukları iyi kullanmak.

Küçük projeler mi ilginizi çekiyor, yoksa büyük projeler mi?

Küçük projeler. Büyük projelerde ekonomik kısıtlamalar ve yönetmelikler fazlasıyla bağlayıcı olabiliyor. Her şey kontrol altında olmak zorunda kalıyor. Küçük projelerde ise malzemenin kendisine yoğunlaşmak mümkün oluyor.

En çok neresi için tasarım yapmak isterdiniz?

Sanırım her yerde. Her şehrin kendine has bir tarihi ve geleneği oluyor. O mirastan ortaya çıkarılacak şeyleri taramak ve bulmak, gerçekten çok eğlenceli bir iş. Bu anlamda İstanbul’u da çok önemli buluyorum. Daha önce birkaç kez gelme şansım oldu ve eski mimari ile yeni yapıların nasıl bir arada sergilendiğini gördüm. Bu eski kültür ögelerini kullanabileceğim bir yapıyı hayata geçirmek benim için ilginç bir deneyim olurdu.

Mimari açısından en ilginç bulduğunuz ülke hangisi?

Portekiz gerçekten çok enteresan. Tıpkı Japonya gibi, Portekiz de kıtanın hemen kıyısında bulunuyor. Merkezle çeper arasında böyle bir mücadelenin olması, her zaman iyi şeylere sebebiyet vermiştir. Mesela Asya için konuşursak, Çin ve Japonya arasındaki rekabetin yeni bir şeye yol açtığını söyleyebiliriz. Avrupa’da da aynı durum Portekiz, İspanya ve İtalya gibi ülkeler arasında yaşanıyor.

Siz eserlerinizde özellikle ahşap kullanmayı seviyorsunuz. Ama seramikte yapının önemli bir parçasını oluşturuyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ahşap sıcak ve esnek bir malzeme. Projelerimde doğa ile mimariyi birleştirmek benim için çok önemli. Sanırım ahşabı da bu yüzden çok seviyroum. Seramik de tıpkı ahşap gibi doğanın en önemli parçalarından biri. Hammaddesi doğa ve her haliyle mekanlara bir kişilik farklılık kattığı yadsınamaz bir gerçek.

Sürdürülebilirlik konusunda ne düşünüyorsunuz?

Şu sıralar en önemli konu bu sanırım. Yaratıcı bir tasarımla birlikte sürdürülebilir çözümler de sunmak gerekiyor. Bu da başka bir mücadele alanı. Yaratıcılığı arttırdığını düşünüyorum.

Küreselleşme her şeyi aynı düzleme indirgemek istiyor. Bana kalırsa Japonya’nın geleneksel mimarîsini bugüne uyarlamak, çok daha zor ve üzerinde çalışılması gereken bir alan. Örneğin geleneksel Japon mimarîsi şeffaflığa çok izin vermez, oysa ben tasarımlarımda şeffaf malzemeler kullanarak yeni bir tür yakaladığıma inanıyorum.

Kuma, mimarî stilinden konuşurken, en çok etkilendiği ismin İngiliz heykeltıraş Barbara Hepworth olduğunu söylüyor. Ünlü mimar, Yorkshire’a gittiğinde Hepworth’ün bir heykeline hayran kaldığını şu sözlerle anlatıyor: “Hem soyut, hem de organik olabilen bir tasarımdı. Doğa, o kadar da kolay anlaşılır bir şey değildir. İçinde hem soyutlama, hem de organiklik aynı anda bulunur. Doğayı gerçek kılmak isteyen sanatçı ise, bu ikisini bir arada gerçekleştirmeyi bilmelidir.”