Bien Blog

Bien Blog
maxresdefault
gallery-5
designophy_com_c1_1000000020_109
designophy_com_c1_1000000020_106
ayşe Birsell
ayşe birsel

Tasarımcı Ayşe BİRSEL: “Amacım insanların beraber yaşadıkları eşyalarla daha rahat ilişki kurmalarını sağlamak.”

Bugüne dek birçok uluslararası ödül kazanan dünyaca ünlü tasarımcımız Ayşe Birsel kendisini yaptığı tasarımların annesi olarak görüyor. Birsel’in hedefi yaptığı tasarımlarla kullanıcının kafasına ve kalbine girmek. Çünkü ürünün başarılı olması için kullanıcının sahip çıkması gerekiyor.

Tasarımın insani yanına aşık olan Birsel, ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nü birincilikle bitirdi. Fullbright bursuyla ABD’ye gitti. Hızlı bir şekilde tasarım dünyasına giren Birsel, uluslararası düzeyde başarısını kanıtlayıp birçok tasarımıyla ödül kazandı. Özellikle Japon üretici TOTO için tasarladığı klozetle adını tüm dünyada duyuran Birsel, bu tasarımıyla 1995’te Chicago Müzesi İyi Tasarım Ödülü’nü, 1996’da Endüstriyel Tasarım Mükemmellik Ödülü’nü aldı. ABD’nin en yaratıcı 1000 kişisi arasına girmeyi başaran Birsel, Herman Miller için tasarladığı ofis sistemiyle ABD Endüstri Ürünleri Tasarımcıları Odası Üstün Başarı Ödülü’ne layık görüldü. 2001’de Brooklyn Sanat Müzesi yılın genç tasarımcısı ödülü alan Birsel, 2002’de Cooper Hewitt Ulusal Tasarım Ödülleri’nde finale kaldı.

Tasarıma ilginiz nasıl başladı?

Önce avukat olmak istiyordum, sonra mimar olmaya karar verdim. Çünkü çizim yapmaktan çok zevk alıyordum. İzmir’de oturuyorduk. Tasarıma ilgim bir şehir planlamacı aile dostumuz sayesinde oldu. Bir gün kendisiyle çay içerken endüstri tasarımını bilip bilmediğimi sordu. O zaman 16 yaşındaydım ve endüstri tasarımını ilk defa duyuyordum. Çay fincanını aldı ve bana onu tasarlayan birisi olduğunu söyledi. Fincanın nasıl bir işlev gördüğünü, nasıl tasarlandığını detaylarıyla anlattı. Aslında kullandığımız bütün eşyaları tasarlayan insanlar olduğunu söyledi. Beni bu mesleğe aşık ettiğini söyleyebilirim. O konuşmadan sonra tasarımın insan ölçeğinde bire bir olması, elle tutulur olması bana çok cazip geldi. Mimariden daha kolay olduğunu düşündüm. Bir fincan tasarlamak ve onu üretime geçirmek bir bina yapmaktan daha kolaydı. Üniversitede tasarım bölümünde okumaya karar verdim.

New York’a geçiş maceranız nasıl gerçekleşti?

Mimar Sinan Üniversitesi’nde tasarım bölümü vardı. Başlangıçta hedefim orasıydı. Ama okul yetenek sınavıyla öğrenci aldığı için sınavdan geçemem diye düşünerek Mimar Sinan’a müracaat etmedim. Onun yerine sınava girerek ODTÜ’nün tasarım bölümünü kazandım. Başarılı bir öğrenciydim. 1989’da Fullbright Bursu’nu kazanarak New York’a gittim. Burada Pratt Enstitüsü’nde yüksek lisans eğitimi aldım. Bölüm başkanı bana bir proje verdi. Projem çok beğenildi ve “orkestra” adını verdiğim ofis aksesuarları koleksiyonum üretildi. Böyle bir imkan da çıkınca New York’ta çalışabileceğime inanmaya başladım. Tasarımcı olarak çalışmaya başladım. Şu an ortağım Bibi Seck ile Manhattan’ın merkezinde ofisimizde çalışmalarımı sürdürüyorum.

Ekibiniz ve çalışma şekliniz hakkında bilgi verir misiniz?

Küçük bir stüdyoyuz. Bibi, ben ve beraber çalıştığımız birkaç kişi var. Ancak bu yanıltıcı oluyor. Çünkü çoğunlukla büyük şirketlerle çalışıyoruz. Projeleri müşterilerimizle beraber yapıyoruz. Biz dışarıdan onlara destek veren, ağaca aşılanan filiz gibiyiz. Aslında tasarımcının görevi de o. İnsanlara, üreticilere daha önce düşünmedikleri ya da üzerinde düşünüp çözemedikleri problemlere çözüm getirebilmek. Küçük bir grupla içlerine girip onları transform edip çıkıyoruz. Çalıştığımız projeler 50–150 kişilik projeler oluyor. Şirketlere dışarıdan girdiğimizde, onların günlük endişelerinin dışında olduğumuz için onların düşünemediği şekilde düşünüp yeni çözümler getirebiliyoruz. Çalıştığımız üreticiler de işlerini çok iyi biliyorlar. Onlar da bize bildiklerini öğretiyorlar. Her proje bir ders gibi oluyor. İşin keyfi de orada zaten. Aynı işi genelde tekrarlamadığımız için sürekli yeni şeyler öğreniyoruz.

Tasarımlarınızı nasıl ve neye göre oluşturuyorsunuz? Kullanıcılarla aranızda nasıl bir bağ var?

Endüstri ürünleri tasarımının odak noktası “benim fikrim senin malın” oluyor. Bu fikir benden çıktığı için, ben bu fikrin annesiyim. Üretici ise baba. Ben bir şekilde bir fikir ortaya çıkarıyorum, kullanıcılar ona sahip çıkarsa başarılı oluyor. Bazı tasarımcılar kendileri için tasarlıyor, ama ben milyonlarca insanı düşünerek tasarım yapıyorum. Bir ofis sistemi tasarladığım zaman, her kullanıcının kafasına ve kalbine girmeye çalışıyorum. İsteklerini anlayıp ona göre tasarım yapıyorum. Kullanıcının istekleri tasarıma şekil veriyor. İşin ilginç tarafı kullanıcılar ne istediğini bilmiyor. Benim işim de bu bulmacayı çözmek. Kullanıcıyla aramıza eski tasarımlar giriyor. O güne kadar kullanmaya alıştığımız tasarımlar, belleğimizde oluyor ve kullanıcıların yanında tasarımcı ve üreticiyi de şartlandırıyor. Oysa bunun sınırlarını aşmak gerekiyor. Ben her yeni projeye başladığımda, defterimi açtığımda ister istemez daha önce sevdiğim ürünler aklıma geliyor. Sıfırdan bunu düşünmeye çalışıyorum. Amacım insanların beraber yaşadıkları eşyalarla daha rahat ilişki kurmalarını sağlamak. Resmin tamamına ve genel kavramlara odaklanmaya çalışıyorum. Önce tasarladığım ürünün bire bir ölçekte basit bir maketini yapıyorum. Böylece pek çok hatayı çözmek mümkün oluyor. Detaylar daha sonra kendiliğinden ortaya çıkıyor.

 

Kullanacağınız malzemeleri ve üretimi nasıl belirliyorsunuz?

Bir insanın bugün her şeyi bilmesi mümkün değil. Mühendislerle ve malzeme bilgisi olan kişilerle çalışıyoruz ama her tasarımcının malzeme ve üretim bilgisi olması şart. Çünkü çalıştığınız kişilerle aynı dili konuşmanız gerekiyor. Ortağım Bibi araba endüstrisinden geliyor. 12 yıl Renault için araba tasarladı. Piyasada dört tane arabası var. Onun çok iyi bir altyapısı var. Onun deneyimleriyle kendi deneyimlerimi birleştirerek çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Tasarımda başarı neye bağlı?

Bu iş tamamen insan sevgisiyle ilgili. Bütün yaptıklarımız insanlar daha iyi yaşasın, daha iyi şartlarda, güven içinde ürünleri kullansınlar diye. Ürün sevgisiyle tasarım yapılıp tasarımcı olunabilir ama tasarımlarınız başka bir yere gider. Tasarımın odağına insanları koyarsanız ve onlar için tasarım yaparsanız doğru yöne gidersiniz. Ben yeni bir sandalye tasarlayacağım diye işe başlarsanız çok güzel bir sandalye tasarlayabilirsiniz. Ancak önemli olan problem çözmek. İnsan ve sandalye diye düşündüğünüzde tasarım amacına hizmet etmiş olur. Bence bizde millet olarak insan sevgisi çok fazla. Bu nedenle bizden iyi tasarımcıların çıkma şansı çok yüksek. Biraz hayalperest olmak gerekiyor. Bu iş için bize para veriyor ama hayal kurmamız için para vermek istemiyor. Ancak bu işin en zor kısmı ise hayal kurmadan olmaması. Bir şekilde tasarımcının o hayal dünyasını kurması ve bunu yaratmak için kimseye hissettirmeden zaman ayırmak gerekiyor. Benim tecrübem ve gözlemim doğrultusunda tasarım mesleğinin mantıksal bir çizgiye doğru gittiğini düşünüyorum. Kısa zamanda çok iş yapalım, az paraya bunu tasarlatalım diye düşünülüyor. Yeni bir fikir düşünmek o kadar kolay değil. Ancak bundan da korkmamak, aptalca şeyler yapmaktan korkmamak gerek.

Türkiye’de tasarım bilinci ve çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Okuldan mezun olduğumda kimse tasarımı bilmiyordu ve kullanmıyordu. Hepimiz değişik yönlerde tasarımı yarattık. Tasarım okulları açılmaya başladıktan sonra hızlı bir gelişme gösterdi. Şimdiki tasarımcıların şansı, tasarım bilincinin oluşmuş olması. Bugün tasarım çok iyi bir noktada. Artık Türkiye’de iyi tasarımcıların olduğuna ve orijinal fikirlerin çıkabileceğine inanılıyor. Ancak Türk tasarımı diye bir şey var mı diye sorarsanız, ben ülkeler bazında tasarım olduğuna inanmıyorum.

Seramik tasarımlarına bakışınız nasıl?

Malzeme olarak seramiği çok seviyorum. Çünkü size çok geniş bir hareket alanı veriyor. Daha önce bu malzeme ile çok iyi ve başarılı çalışmalarım da oldu. Seramiğin dokusu bende her zaman sıcak ve içselleştirilebileceğim bir malzeme izlenimi vermiştir. Bir malzemeyi içselleştirebiliyorsanız da yaratıcılığınız sonsuz kombinasyonlar ve formlar yaratabilir.

 

Röportaj: Sibel BAŞTİMUR

Kaynak:Bien Seramik Kurumsal İletişim Dergisi Sayı: 2013/3